Çaresizliğin En Karanlık Yüzü
Haber bültenlerine bazen öyle başlıklar düşer ki, okuduğunuzda kelimeler boğazınızda tıkanır. İzmir Urla’dan gelen o son haber de işte tam olarak böyle bir çaresizliği anlatıyor. Bir anne, hem zihinsel engelli hem de lösemi tedavisi gören 19 yaşındaki oğlunu vurarak hayatına son veriyor. Ve ardından aynı silahla kendi yaşamını noktalıyor.
İlk bakışta bir “cinnet” ya da “cinayet” haberi gibi durıyor. Oysa bu başlığın ardında, toplum olarak yüzleşmekten kaçındığımız karanlık bir toplumsal trajedi saklı.
Bu olayın ardından “Bir anne bunu nasıl yapabilir?” diye sormak çok kolay. Ama belki de başka sorular sormamız gerekiyor:
- Bu anne ne zamandır yalnızdı?
- Kimler “Sen biraz dinlen, bugün biz buradayız” dedi?
- Bu çocuğun bakımında, eğitiminde, hastalık sürecinde bu ailenin yanında kim vardı?
Bu soruların yanıtlarını bilmiyoruz. Ama bildiğimiz başka bir gerçek var. Türkiye’de engelli bireylerin bakım sorumluluğunun çok büyük bir bölümü hâlâ ailelerin, özellikle de annelerin omuzlarında.
Bakım Verenlerin Yaşadığı Sessiz Fırtına
Bir anne için evlat; onu korumak, aynı zamanda hayatta tutmak için dünyayı karşısına almak demektir. Hele ki o evlat zihinsel engelliyse… İşte o zaman hayat, o anne için zaten her gün yeniden verilen bir mücadeledir.
Bakım verenlerin yaşadığı o sessiz fırtına…
- “Ben ölürsem bu çocuğa kim bakar?”
- “Acılarına daha fazla nasıl dayanırım?”
- “Ya gücüm tükenirse?”
Bitmek bilmeyen sorular ve derin bir çaresizlik… Urla’daki o evde patlayan silah, aslında sadece bir ailenin sonunu getirmedi. Tüm bakıma muhtaç bireyleri ve onların sorumluluğunu tek başına taşıyan aileleri derinden sarstı.
Özel gereksinimli ve ağır hasta bireylerin bakımı, sadece bir ailenin ya da bir annenin omuzlarına yüklenemeyecek kadar ağır bir sorumluluktur. Sistemdeki psikolojik desteklerin ve sosyal hizmetlerin yetersizliği, ne yazık ki bu trajedilerin en büyük sebeplerinden biridir.

En Büyük Korku: “Benden Sonra Ne Olacak?”
Bütün bu yetersizliklerin ötesinde, engelli bireylerin anne ve babalarının yıllarca taşıdığı bir başka büyük kaygı daha var. “Benden sonra ne olacak?”
Bu soru yalnızca geleceğe dair bir endişe değil. Mevcut sosyal destek sisteminin ne kadar güven verdiğinin de bir göstergesidir. Anne ve babalar yaşlandığında ya da hayatlarını kaybettiğinde, engelli bireyin nerede, kimlerle ve hangi koşullarda yaşayacağını sürekli düşünür.
İşte bu nedenle mesele yalnızca hizmet sunmak değil. Var olan hizmetleri yeterli, ulaşılabilir, sürdürülebilir ve güvenilir hâle getirmektir. “Benden sonra ne olacak?” sorusuna hâlâ kaygıyla cevap arayan binlerce aile varsa, sosyal politikalarımızı yalnızca yaptıklarımız üzerinden değil, yetişemediğimiz hayatlar üzerinden de değerlendirmek zorundayız.
Çünkü engelli bir bireyin geleceği, anne ve babasının ne kadar dayanabildiğine ya da ne kadar yaşayacağına bağlı olmamalıdır.
Mesele Hizmetin Varlığı Değil, Yeterliliği
Engelli bireyler ve aileleri için bugün evde bakım desteğinden psikolojik desteğe, mola evlerinden bakım merkezlerine, sosyal hizmet takiplerinden maddi yardımlara kadar çeşitli uygulamalar var. Dolayısıyla mesele, “Hiçbir şey yapılmıyor” demek değil.
Asıl mesele; bu hizmetlerin ne kadar yeterli olduğu, kaç aileye gerçekten ulaştığı, ne kadar düzenli sağlandığı ve ihtiyacı ne ölçüde karşıladığıdır.
Maddi desteklerin yetersizliği de bunun önemli bir parçası. Sağlık, ulaşım, özel eğitim, yardımcı cihazlar, hijyen ve bakım malzemeleri gibi sürekli giderleri düşündüğümüzde, verilen desteğin yalnızca varlığına değil, gerçek yaşam maliyetleri karşısındaki karşılığına bakmak gerekir.
Sormamız Gereken Asıl Sorular
Aynı sorgulamayı sosyal hizmetler için de yapmalıyız:
- Kaç aile düzenli olarak ziyaret ediliyor?
- Bakım veren kişinin fiziksel ve psikolojik durumu gerçekten takip ediliyor mu?
- Bir anne ya da baba “Artık baş edemiyorum” dediğinde sistem bunu fark edip zamanında devreye girebiliyor mu?
- Mola evleri, geçici bakım ve profesyonel destek hizmetleri ihtiyaç duyan herkes için gerçekten ulaşılabilir mi?
Artık yalnızca “Hangi hizmetlerimiz var?” sorusunu sormak yeterli değil. “Bu hizmetler kime, ne kadar, ne sıklıkta ulaşıyor ? Ve gerçekten işe yarıyor mu?” diye sormamız gerekiyor. Çünkü bir sosyal politikanın başarısı, mevzuatta kaç hizmet bulunduğu değildir. O hizmetlerin insanların hayatında yarattığı gerçek değişimle ölçebiliriz.
Sorumluluk Hepimizin
Bu trajedi, bakım veren annelerin çığlığına kulak vermemiz, psikolojik ve sosyal destek ağlarımızı yeniden sorgulamamız için acı bir uyarı olmalı.
Çünkü bir anne, evladını ölümle “korumayı” düşünecek kadar çaresiz kalıyorsa; orada hepimizin düşüneceği, utanacağı ve değiştirmesi gereken çok şey var demektir.


