Bir Anne Gözüyle Şiddet ve Yalnızlık
Son günlerde peş peşe gelen haberler toplum olarak içimizi acıttı. Özellikle okul gibi güvenli olması gereken alanlarda yaşanan şiddet olayları ve bu olayların bazılarında çocukların fail olarak karşımıza çıkması, hepimizi derinden sarstı.
Bir öğretmenin, bir öğrencinin ya da herhangi bir insanın şiddetin hedefi olması elbette başlı başına çok ağır bir tablo. Ancak failin de bir çocuk olması, meseleyi daha da ürkütücü ve düşündürücü hale getiriyor.
Neden Bu Kadar Öfkeliler?
Çocuklar neden bu kadar öfkeli? Neler oluyor? Neden bazıları duygularını konuşarak, paylaşarak ya da destek arayarak değil de şiddetle dışa vuruyor? Aslında bu sorunun tek bir cevabı yok. Çünkü ortada tek bir neden değil, zamanla biriken çok katmanlı bir toplumsal sorun var.
Uzman değilim ama bir anne ve bu toplumun bir ferdi olarak şunu sormak istiyorum: Biz çocuklarımızı nerede kaybediyoruz?
Eskiden çocuklar daha mı mutluydu bilmiyorum…
Ama sanki şimdi daha yalnızlar.
Daha içine kapanıklar.
Ve en önemlisi, daha öfkeliler.
Sosyal medyanın ve dijital dünyanın çocukların ruh dünyası üzerindeki etkisi.

Telefonlar, sosyal medya, videolar…
Çocuklar bambaşka bir dünyanın içinde büyüyor.
Bizim anlamakta zorlandığımız bir dünya. Orada şiddet var, öfke var, aşağılamak var…
Ve bunlar zamanla normalleşiyor. Sonra çocuk gerçek hayatta da aynı dili kullanmaya başlıyor.
Şiddetin sıradanlaştığı, hakaretin normalleştiği, insanların birbirine tahammülünün giderek azaldığı bir ortamda büyüyor çocuklar. Sorun çözme becerilerini de sağlıklı şekilde geliştiremiyorlar. Sürekli görünür olma isteği, dikkat çekme çabası, kendini kanıtlama arzusu var. Ve bastırılmış öfke birleştiğinde ortaya çok tehlikeli sonuçlar çıkıyor.
Çocukların elinde bu kadar küçük yaşta internet olması…
Şiddet içerikli diziler, videolar, oyunlar…
Bunları bu kadar rahat izleyebilmeleri…
Bu biraz da bizim sorumluluğumuz değil mi? Çocuk yalnız değil aslında… biz de ekranın içindeyiz.
Evet, hayat zor. Anne baba olmak kolay değil. Herkes yorgun, herkes koşturma içinde.
Ama bazen çocukların eline verdiğimiz telefon sadece bir “oyalayıcı” olmaktan çıkıyor.
Ne izlediklerini bilmiyoruz, kimlerle konuştuklarını bilmiyoruz, hangi dünyada büyüdüklerini tam olarak bilmiyoruz.
Çözüm: Yasaklamak Değil, Paylaşmak
Çözüm Sadece “Yasaklamak” değil, yerine gerçek paylaşımlar eklemek ve anılar biriktirmek olmalı. Onu o dijital dünyadan çekip alarak, yerine seveceği, ruhunu besleyeceği yeni dünyalar yaratabiliriz.

Yanında Olmak Yeter Bazen : Bazen bir piknik sepeti, bazen birlikte çıkılan küçük bir gezi ya da mahalle parkında geçirilen bir saat. Sadece vakit geçirmek değil; çocuğun sığınacağı o güvenli limanı yeniden yaratmak.
Evde “Sinema Geceleri”: İnternette tek başına ne izlediğini bilmediğimiz o çocukla, patlamış mısır eşliğinde kaliteli bir film izlemek, üzerine konuşmak ve birlikte kahkaha atmak; aradaki duvarları yıkmanın en tatlı çözümü olmaz mı?
Bu konu sadece “o çocuğun” meselesi değil… hepimizin meselesi.
Evde verdiğimiz telefon, birlikte izlemediğimiz içerikler, dinlemeye fırsat bulamadığımız anlar… hepsi bir şekilde bu hikâyenin parçası.
Kimse mükemmel değil, kimse her şeyi doğru yapmıyor. Ama belki de biraz daha dikkat ederek, biraz daha yanlarında olarak, biraz daha gerçekten dinleyerek bir şeyleri değiştirebiliriz.
Çünkü bir çocuğun hayatına dokunmak bazen büyük şeylerle değil, küçük bir farkındalıkla başlar. Ve belki de en önemli soru şu: Biz gerçekten çocuklarımızın dünyasını ne kadar biliyoruz?


